Genel

Gazeteci kefil olmaz!

Yazan: agormus@medyakronik.com

Alper Görmüş

Geçtiğimiz haftanın en çok konuşulan haberi, Taraf’ın ortaya çıkardığı bir buluşma haberi oldu. 13 Haziran tarihli gazetenin manşetinden duyurulan habere göre, Kara Kuvvetleri Komutanı org. İlker Başbuğ ile Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt Mart ayında, Kara Kuvvetleri karargâhında 1 saat 15 dakikalık bir görüşme gerçekleştirmişti. Görüşmenin içeriği bilinmiyordu (sonradan, TSK’yı tebrik amaçlı olduğu söylenecekti) fakat herkesin aklına gelen soru aynıydı: Türk Silahlı Kuvvetleri, Anayasa Mahkemesi’ne bazı politik telkinlerde mi bulunmuştu? Mesela Oral Çalışlar, Radikal’deki ilk yazısında şöyle dedi:

“AKP hakkında kapatma davası konusunda karar verecek etkili bir yargıcın sınır ötesi operasyon için gizli bir kutlama yaptığını söylemesi size inandırıcı geliyor mu? Bu sorular gerçekten haksız sorular ve insanların endişeleri yersiz endişeler mi? Yakın tarihimizde üç buçuk askeri darbe olması, onlarca parti kapatılmamış olsa belki…”

Haberin yayımlandığı gün, gerek Başbuğ gerekse de Paksüt buluşmayı doğruladı. Her iki taraf da, yukarıda belirttiğim gibi, buluşmanın “tebrik amaçlı” olduğunu açıkladı.

İzleyen yorumlar

Açıklamalardan bir gün sonra, Hürriyetgazetesi Ankara Temsilcisi Enis Berberoğlu gazetedeki köşesinde, buluşmayı kendilerinin de duyduğunu, Taraf’taki haberden iki gün önce Osman Paksüt’ü arayıp sorduklarını fakat Paksüt’ün iddiayı kesinlikle yalanladığı için haberleştirmediklerini yazdı.

Görüşmeye ilişkin kuşkuları daha da artıran bu tanıklığa rağmen basında, bilhassa Ankaralı gazeteciler arasında Başbuğ’un görüşmede siyasi konulara girmesinin mümkün olmadığı, Anayasa Mahkemesi’ne telkinlerde bulunmasının da keza imkânsız olduğu ağırlıklı görüş olarak öne sürüldü.

Gazetecilerin güç sahibi kişiler ya da kendi kaynaklarıyla ilgili olarak bu türden “destek”lerinin neden problemli olduğunu uzun uzun anlatmaya sanırım gerek yok. Her şeyden önce okurlar nezdinde kuşku yaratır böyle destekler ve “acaba neden?” sorusunu ne kadar kuvvetli bir şekilde sordurtursa, gazetecinin güvenilirliğini o kadar zedeler.

Bu türden destekler ideolojik-fikirsel pozisyonlarla ilgili olabildiği gibi, dostluk (haber kaynaklarıyla ya da güç odaklarıyla mesafeyi ayarlayamama sorunu), maddi çıkarlar vb. nedenlerle de ortaya çıkabilir.

Kefaletin zirveleri…

Yeri gelmişken, Türk basınındaki “gazeteci kefaletleri”nin zirveleri sayılabilecek iki örneği de hatırlatalım:
Birinci örnek, Tuncay Özkan’ın gazetecilik günlerinden… (2001’de, Tuncay Özkan’ın Milliyetmuhabiri ve yazarı olduğu günlerde cereyan eden bu gazeteci kefaleti örneğini ilk olarak eski Medyakronik’te dile getirmiştim. 2004’te de yeni bir gelişme vesilesiyle “fikri takip” yapmışım… 2004’teki son yazıdan aktarıyorum):

“2001 yılının aralık ayıydı, gazetelerde, İstanbul Organize Suçlarla Mücadele Müdürü Adil Serdar Saçan ve Mali Şube Müdürü Ayhan Mimaroğlu’nun adlarını, ‘Örümcek Ağı’ davasının baş aktörü Erol Kohen’le ilişkilendiren haberler çıkmaya başladı. İki müdürün Kohen’den birtakım maddi çıkarlar elde ettiği, ondan hediyeler aldığı, uçak biletlerinin ve oraya buraya gönderdikleri çok sayıda çiçeğin parasının Kohen’in şirketinden ödendiği iddia ediliyordu… Sonuçta mesele, iki müdürün Ankara DGM Savcılığı’na ifade vermesine kadar ulaştı. Müdürler, Kohen’in arkadaşları olduğunu, onun bazı yasadışı işlere giriştiğini bilmediklerini, uçak parası, çiçek vb. giderlerinin Kohen tarafından karşılandığını ama sonradan hepsini ona ödediklerini söylemişlerdi…

“Tuncay Özkan’ın yazısı, işte bu ifadelerden birkaç gün sonra gelmişti. ‘Bir linç girişiminin sorgu tutanakları’ başlıklı yazısına şöyle başlamıştı Özkan: ‘İstanbul Emniyeti’nde görevli iki polis müdürü. Biri hukuk fakültesini bitirmekle kalmamış bir de doktora yapmış: Dr. Adil Serdar Saçan. Organize suçlarla mücadele için kurulan şubenin ilk ve halen görevdeki tek müdürü. Diğeri polis koleji çıkışlı. Yurtdışında irtibat görevlisi olarak çalışmış. Sonra adım adım yükselip mali şube müdürlüğüne kadar gelmiş: Ayhan Mimaroğlu.’

“İki müdürün asla ‘yanlış’ bir şey yapmayacağının kanıtı olarak gösterilen ‘doktora’ ve ‘kolej’ hatırlatmasından sonra Özkan bir dizi argümanla polislerin ‘yasadışı güçlerin korkulu rüyası’ olduğunu anlatıyor, yapılanın ‘linç girişimi’ olduğunu söylüyordu…

“Bu yazının üzerinden 1,5 yıl kadar geçtikten sonra Dr. Adil Serdar Saçan ‘sorguda işkence yapmak’ suçundan meslekten ihraç edildi. Bu gelişmeyi size duyurmuştuk. Ve taze haber: Şimdi de üç müfettişin ‘uyuşturucu kaçakçısıyla bağlantısı var’ raporu üzerine Ayhan Mimaroğlu’na meslekten el çektirildi.

“Yanlış anlaşılmasın: Tuncay Özkan’ın ‘kefalet’i, iki polis şefinin akıbeti böyle tecelli ettiği için yanlış değil! Onların karakterlerinden, davranışlarından bağımsız olarak yanlış! Bir gazeteci, mesleğinin özellikleri gereği polis şeflerine kefil olamaz. Çünkü o andan itibaren gazetecinin onlarla ilgili olarak ‘objektif’ haber yazabileceğine kimse inanmaz. Ayrıca herkesin aklına şu soru gelir: Bir gazeteci hangi neden ya da nedenlerle, aslında meslekî intihar anlamına gelen böyle bir davranışta bulunmak zorunda hisseder kendini?”

Politik güzellemenin şahikası

İkinci örnek, bir gazetecinin etkili bir siyasetçiye kefaletine dair… Akşamgazetesinin o zamanki Ankara Temsilcisi Nuray Başaran, Özkan-Derviş-Cem triumvirasının yükseliş günlerinde kaleme aldığı “Politikada ‘dost’ bir karakter: Hüsamettin Özkan” başlıklı yazısında (22 Mayıs 2002) bakın neler diyordu:

“Böylesine vahşi ve dejenere, ayak oyunlarının bol, dostlukların hançerlenmesinin kanıksandığı bir ortamda, farkında değiliz ama yüzlerce yıllık tarihimizde bile eşine rastlanmayacak bir muhteşem politik yüz ile karşı karşıyayız. Hüsamettin Özkan; Anadolu menşeli, dost vasıflı, diğer gam, yüzünden tebessüm eksik olmayan, duruşu, yönelişi, duyuşu ve sezişiyle bir farklı kişilik… Yunusvari bir kızmaz adam… Öfke, gazap ve kin onun yanına hiç girmemiş gibi… Problemleri çözerken zorluk ve usanç değil, zevk ve şevk alan bir zat. Siyasetin, problem çözücülüğünün adeta sanatını inşa ediyor. Ayıplanacak, kusur aranacak bir yanı ve yönü olmamasına rağmen; isminden ve makamından bu kadar uzak birisini Cumhuriyet tarihinde, Osmanlı’da mercekle arayın. Bulamazsınız… ”

Yorum yazın